Bazı şehirlerin bir kokusu vardır, daha şehre girmeden kendisini hissettirir. İnegöl denildiğinde de çoğumuzun zihninde önce o tanıdık koku belirir. Izgaranın üzerinde ağır ağır pişen İnegöl köftesinin kokusu… Yanında piyazı, ayranı, közlenmiş biberi… Ve elbette yemeğin sonunda gelen, İnegöl mutfağının bir başka imzası sütlü kadayıf… Yazarken bile iştah kabarttı… İşte İnegöl şimdi bu sofrayı yalnızca kendi ilçesinde değil, Türkiye'nin dört bir yanında daha görünür hale getirmek istiyor. Bunun için de 4-6 Eylül tarihleri arasında ilk kez Gastronomi Festivali düzenleniyor. Bence İnegöl açısından bu organizasyonun asıl önemi, birkaç gün boyunca meydanda stant kurulmasından çok daha büyük. Çünkü mesele sadece köfte değil. Mesele, bir şehrin hafızasında yaşayan yemek kültürünü ekonomik değere, turizm değerine ve şehir markasına dönüştürebilmek. İnegöl Belediyesi'nin attığı adım tam da burada önem kazanıyor.
KÖFTE BAŞROLDE AMA….
İnegöl'ün gastronomi hikâyesini sadece köfte üzerinden anlatmak kolay. Çünkü İnegöl Köftesi zaten başlı başına bir marka. Fakat şehrin mutfağına biraz daha yakından baktığınızda karşınıza çok daha geniş bir sofra çıkıyor. İnegöl Sütlü Kadayıfı… İnegöl Piyazı… Çıbrıkası… Cerrah Kuru Fasulyesi… Mişorizi… Bunların yanında köylerden, tarlalardan ve bahçelerden gelen ürünler var. Kurşunlu çileği, yaban mersini, şeftali… Kadınların evlerinde ürettiği el emeği ürünler… Kooperatiflerin üretimleri… Yerel esnafın yıllardır yaşattığı tarifler… Yani İnegöl'ün gastronomisi aslında bir yemek listesinden ibaret değil. Bir yaşam biçimi. Bir aile mirası. Bir esnaf geleneği. Bir üretim kültürü. Ve belki de en önemlisi, misafir ağırlama kültürü.
KOSKOCA BİR ŞEHİR VAR
İnegöl köftesini bugün Türkiye'nin her yerinde biliyoruz. Ama her markanın olduğu gibi onun da bir hikâyesi var. Balkanlardan Anadolu'ya uzanan göçlerin, farklı kültürlerin aynı sofrada buluşmasının ve İnegöl'ün ticaret kültürünün bu mutfakta bıraktığı izleri görmek mümkün. Köfte, zaman içerisinde yalnızca bir yemek olmaktan çıkıp İnegöl'ün adeta kimlik kartına dönüşmüş. Bugün bir insanın “İnegöl'e gidiyorum” demesiyle akla gelen ilk şeylerden birinin köfte olması boşuna değil. Fakat şimdi yapılması gereken, bu markanın gölgesinde kalan diğer lezzetleri de gün yüzüne çıkarmak. İşte Gastronomi Festivali'nin en kıymetli taraflarından biri de bu. Köfteyi başrole koyarken diğer oyuncuları unutmamak…
BAŞKAN TABAN'IN MARKA MESAJI
Burada Başkan Alper Taban'a da ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Çünkü belediyecilik yalnızca yol yapmak, park düzenlemek, asfalt dökmek veya bina inşa etmekten ibaret değil. Bir şehrin değerlerini fark etmek ve onları geleceğe taşımak da belediyeciliğin önemli görevlerinden biri. Taban'ın İnegöl'ün gastronomik zenginliğini bir şehir markasına dönüştürme çabasını bu açıdan değerli buluyorum. Üstelik bunu yalnızca “köfte festivali” anlayışına sıkıştırmaması önemli. Üreticiyi, kooperatifi, esnafı, kadın emeğini, tarımı ve gastronomi profesyonellerini aynı çatı altında buluşturmak; işin ekonomik tarafını da güçlendiriyor. Çünkü bugün gastronomi, sadece yemek yemek değil. Turizm demek. Tanıtım demek. Yerel üreticinin daha fazla kazanması demek. Restoranların, esnafın ve küçük işletmelerin hareketlenmesi demek. Kısacası şehir ekonomisine dokunmak demek. Taban'ın burada doğru bir noktaya temas ettiğini düşünüyorum.
SADECE SOFRA DEĞİL HİKÂYE…
Bir şehrin mutfağına bakarsanız aslında o şehrin tarihini de okursunuz. İnegöl'ün mutfağında da göçlerin, tarımın, ticaretin, Balkan kültürünün, Anadolu'nun ve yıllar içerisinde oluşan yerel damak tadının izlerini bulmak mümkün. Bu nedenle 4-6 Eylül'deki festival sadece yemek yiyip, birkaç fotoğraf çekilip dönülecek bir etkinlik olmamalı. İnegöl'ün hikâyesi anlatılmalı. Köftenin nasıl marka olduğu… Cerrah'ın fasulyesinin hikâyesi… Kurşunlu'nun çileği… Bahçelerde yetişen meyveler… Kadınların evlerinde hazırladığı yöresel ürünler… Yıllardır aynı dükkânda aynı lezzeti yaşatan esnaf… Ve bütün bunların arkasındaki emek… Çünkü lezzetin kendisi kadar hikâyesi de değerlidir. Bursa son yıllarda gastronomi alanında ciddi bir hareketlilik yaşıyor. Merkezde düzenlenen gastronomi organizasyonları kentin mutfak kültürünü uluslararası alana taşımaya çalışıyor. İnegöl'ün bu yarışa dahil olması ise Bursa açısından da önemli. Çünkü Bursa'nın gastronomisi sadece merkez ilçelerden ibaret değil. İznik'in, Mudanya'nın, Mustafakemalpaşa'nın, Keles'in, Orhaneli'nin, Karacabey'in ve İnegöl'ün kendine özgü hikâyeleri var. Bu hikâyelerin her biri Bursa'nın büyük sofrasının ayrı bir tabağı. İnegöl şimdi kendi tabağını masaya koyuyor. Hem de oldukça iddialı bir şekilde… İnegöl Gastronomi Festivali'nin başarılı olup olmadığını sadece ziyaretçi sayısıyla ölçmemek gerekiyor. Asıl başarı, festival bittikten sonra başlayacak. İnegöl köftesinin yanına başka hangi lezzetleri koyabildik? Kaç üreticinin ürünü daha fazla tanındı? Kaç kadın üretici yeni müşteriye ulaştı? Kaç esnafın işi hareketlendi? Ve en önemlisi… İnegöl'ün gastronomi markası festivalden sonra ne kadar büyüdü? Bunların cevabı, organizasyonun gerçek başarısını gösterecek. Kalın sağlıcakla…